it's a pretty plain world!

from my eyes from my mind

Gerçeklik Hayal Gücümüzde Mi Saklıdır?

Her gün yataktan kalktığımızda aklımızda düşünceler, amaçlar belki de yeni isteklerle kalkarız. Bu artık bizim için bir alışkanlık olmuştur. O gün içinde neler yapacağımız, nereye varmak istediğimiz gibi düşünceler devam etmekte olan yaşamımızın ufak parçalarıdır. Bu hızlı ve telaşlı geçen günlerimizde çoğumuz gördüklerimizle yaşarız, daha ötesine geçemeyiz. Kısacası hayal etmeyi bir kenara bırakırız. Bize göre elle tuttuklarımız, gözle gördüklerimiz her şeyden önemli olmuştur. Fakat bir an için hayalimizde yaşattığımız olguları bulup onlarla yaşamımıza bir anlam kazandırabilmeyi veya sadece hayal edebilmeyi denersek gerçekliğimizin bizi çok başka yerlere götürebileceğini görmüş oluruz.

Sanatçıların, sanatla ilgilenenlerin yaptığı gibi hayallerde yaşamak ve yaşatmak, belki de hayatımız için yapabileceğimiz önemli adımlardan biri olur. Kendimizi hayal gücüne teslim edebilme yeteneğini biz farkında olmadan elimizin tersiyle iteriz. 

“…Bu tuvalde öyle bir derinlik var, hava o kadar gerçek ki, onu çevremizi saran havadan ayırt etmeniz olanaksız…”. Balzac’ın kitabı Gizli Başyapıt’ta Frenhofer karakterinin bu sözlerinde; yaratmış olduğuna inandığı eserin yaşanılan gerçekliğin bir parçası olduğunu savunmaktadır. Görünürde bir yapıt olmasa da kitaptaki karakter onun var olduğuna kendini inandırmıştır. Sonunda Gillette’ten ilham alıp eserini bitirdiğini düşündüğü anda göstermeyi kabul ettiğinde Poussin ve Porbus’un ortada bir eser görmeyişleri onu kendi gerçeklikleriyle bir çatışmaya sebebiyet vermiştir. Bu durumda aklıma gelen soru acaba gerçeklik gördüğümüz müdür yoksa hayal ettiğimiz midir? 

Altı, yedi yaşında olduğumuzu düşünelim. İlkokula yeni başlayacağız. Yedi yaşına kadar öğrendiğimiz çoğu bilgi bizim hayal ettiklerimizle harmanlanmış bir şekilde bilincimizde durmaktadır. Bir kağıda çizdiğimiz evin çatısı yeşil, bulutlar mor ve çizdiğimiz insan figürünün gözleri pembedir. Okula gitmeye başladıktan sonra biz bir takım değer yargılarıyla birlikte eğitim, öğrenim sürecinde kendimizi buluruz. Bir kaç sene sonra bakmışız ki gökyüzündeki bulutları artık patlıcanlara benzetememeye başlamışız. Okuduğumuz hikayelerde artık karakterin nasıl bir mutlu sona eriştiğini değil mutlu sona erişememesinden kendimize çıkartmamız gereken dersleri tartışmaya başlamışız. Kısacası bizden bir süre sonra büyümemiz ve bize bir dosya içerisinde sunulan ‘sözde’ hayatın gerçekleriyle yüzleşmemiz istenmiştir. Böylece büyüme denilen unsurla hayal gücümüzde artık bilinçaltımızın derinliklerinde uykuya dalışa geçmiştir. 

Küçükken hayal kurmak hayatımızın bir parçasıyken bu artık bir yetenek olarak kabul edilmeye başlandı. Yaşadığımızı göz ardı etmeden ona alternatif bir dünya yaratabilmek ve bunu resim, müzik, roman, film gibi araçla insanlara gösterebilmek (veya göstermemek) sanat kavramının büyük bir bölümünü kapsar. Dünya’yı farklı bakış açılarıyla görmek ve bunu göstermek çoğunlukla sanatçının yaptığıdır. Tabii ki de bunu yapan ve gören kişilerin belirli bir birikimin de olmasını göz ardı etmemek gerek. 

Bir sanat eserini anlamak için belirli bir iradeye sahip olmak gerekir. Fakat bu sadece sanat bilgisiyle doğru orantılı değildir. Sanat hakkında çok bilgili olabiliriz ve bu bilgilere ihtiyacımız da olabilir fakat onu anlamak için açık fikirlilik bir yana gerçek anlamda hayal gücüne yer vermek gerekmektedir. Örneğin kübizm eserlerinin içerisine girebilmek sadece onun bilgisine sahip olmak değil eserin sahibinin anlatmaya çalıştığı o köşeli dünyayı yaşadığınız yerin her bir tarafında görebilmektir. 

Gerçeklik, bizim hayal ettiğimiz midir diye sorarken bu soruya “Dünyayı nasıl görüyoruz?” sorusunu ekleyebiliriz. Hayal ettiğimiz bizim dış dünyada gördüklerimizi algılama biçimiyle doğru orantılıdır. Yaşamımızı farklı bir biçimde yorumlamak bir bakıma dünyayı görme sanatı, şeklidir. Beethoven’ın hayata bakışının agresifliği 9. Senfoni’yi bestelediğinde yansımıştır. Fakat o zaman diliminde, herkes dünyayı o şekilde düşünmüyor, görmüyordur. 

Basit bir örnek vermek gerekirse, birine ilk görüşte aşık olduğunuzu düşünün. O kişi artık o kişi olmaktan çıkmıştır ve sizin hayal gücünüzde barındırdığınız, göklere çıkardığınız, ondan mükkemmel bir varlık daha düşünemediğiniz bir karaktere bürünmüştür. Sizin kalbimizi kırdığı anda büyük bir hayal kırıklığına uğrarsınız. Adı üstünde hayal kırıklığı. Çünkü o yarattığınız karakter aslında yoktu. Kabul etmeseniz de en başından beri gerçek anlamda ilişki yaşadığınız o kişi birlikte olduğunuz kişi değildi aslında; sizin kurduğunuz dünyanın bir parçasıydı sadece … 

Frenhofer’ın yaratmış olduğu eser hakkında konuşurken söylediği gibi ; “O bir tuval degil , bir kadın! Birlikte güldüğüm, ağladığım, konuştuğum, düşündüğüm bir kadın. … Bu kadın bir yaratık değil, bir yaratıdır. …” Karakter yaptığı esere kendini o kadar kaptırmış ki, o eser tuvalden fırlamış ve onunla bir hayatı paylaşmaya başlamıştır. Onun bir yaratısı olmaktan çıkıp hayatının bir parçası olmuştur. Bizim yaptığımızın tersine gözle görmediğimiz olguların dışında da yaşayabilmeyi kabul etmiştir. Bu anlamda gelmeye çalıştığım nokta şizofrenik algıdan çok, bir sanatçının açık yüreklilikle yapabildiği gibi bulunduğumuz dünyayı yorumlayamamamızdır. Tabii bu durumda etrafımıza bakmak değil, etrafımızdakileri görmemiz, görmeye çalışmamız lazım. O dünyanın içine dalabilmek gerek.

İnsan amaçlar uğruna yaşayan bir varlıktır. Bu amaçlar çerçevesinde aslında düşlemek amaçlamaktır. Freud’un söylediği gibi “Rüyalarımız da bizim gerceklerimizdir”. Hayal ettiğimiz sürece, istediklerimiz gerçekleşmektedir. Çünkü zaten insandan kaynaklanan her şey yine insanın kendi gerçekliğidir. 

En başta aklıma takılan soruya dönülürse eğer; gördüklerimiz ve hayal ettiklerimizi, kendi iç dünyamızla birleştirdiğimizde gözle görülemeyecek büyüklükte bir gerçekliğe ulaşırız. Böylelikle daha çok soru sorma olanağına sahip oluruz ve artık düşüncelerimizle etrafımızı görmeye başlarız. 

Hayal gücünün gerçeklik olabileceğine inanmayanlar ise hayallerini yedi yaşında bilinç altının derinliklerinde bıraktıklatıkları yerden çıkartıp uyandırmaya çalışmasınlar. Çünkü dünyayı bize dayatılmış, koşullandırılmış bir şekilde görülmesinden sıyrılmak sanırım bu saatten sonra biraz uğraş gerektiricektir. Bunu başarmak en başından beri hayal gücünü her zaman uyanık tutmaya çalışmaktan geçmektedir. En azından bunun farkında olmak bile bizi olduğumuz yerden farklı bir boyuta taşımaya yardımcı olacaktır. 

F+Nikon ;  ’white night portrait’  View high resolution

F+Nikon ;  ’white night portrait’ 

KELİMELERİN KİFAYESİZ KALDIĞI YERDE, GÖRÜNTÜLER DEVREYE GİRER

İnsan tüm canlılar içinde doğayı, Dünya’yı kendi isteklerine göre değiştiren tek varlıktır. Kendine daha iyi yaşanacak bir yer yaratmak için yaşamaktadır. Bu var olanı irdelemek, olmayanı yaratmak arasında gidip gelmektedir. Kısacası insanın doğasında kaçınılmaz olan kavram ‘yaratmak’ tır. Bunun insan üzerindeki evreleri ise her hangi bir şeyi algilayabilme, onu yorumlayabilme;  üretebilme, bunları da başkalarına aktarabilmeden geçmektedir. Evet, insanın hayatta kalması için ufakta olsa yaratıcılığa ihtiyacı vardır. Fakat günümüze geldiğimizde bu yaratıcı olma kavramı her yerde, her dalda kendini farklı şekillerde gösterir.

Yaratıcı olan kimse düşünce ve hayal gücünden yararlanarak görülmeyen yeni bir şey ortaya koyan olarak tanımlanabilir. Bu bazen görülenleri farklı yorumlama biçimi olarakta algılanabilir. Eğer sanat dallarından bahsetmek istersek, bu her dönemde zor kavranabilen fakat zamanla istenilen bir kavram olmuştur. Sanat tarihine bakıldığında bütün yeni akımlar ilk başlarda aykırı olarak kabul edilmiştir. Fakat sonradan önemli olanın var olanın dışında bir bakış açısı yaratmak olduğu anlaşılmıştır.

Sanat dalları içerisinde en yenisi olarak kabul edilen sinema ise ilk başlarda sadece görsel bir şölen olarak anılsa da zamanla olay örgüsü ve çekim teknikleriyle dünya’ya bakış açımızı değiştirmiştir. Böylece düşünülmeyen kavramlar, görülmeyen olaylar farklı bir boyut haline gelmiştir. Tabii ki sinemalarda, televizyonda gördüğümüz her film sinema çerçevesinde yaratıcı olarak algılanmamaktadır. Buda aslında görsel ve hikaye bazında bir şeyler anlatmanın kolay olmadığını göstermektedir.

Bir filmde yaratıcı olmak belirli kurallar çerçeversinde gerçekleşir ve genellikle öznel, yaratanın hayal gücünü kapsamaktadır. Sinemanın diğer sanat dallarından farkı, kelimelerin kiyafetsiz kaldığı yerde görüntülerin hayatımıza girmesiyle başlar. Bunun farklı, orjinal olduğunu anlamamız, sinematografinin her açıdan anlam kazanmasıyla doğru orantılıdır. Örnek vermek gerekirse kameradan çekilen ve bize sunulan her bir çekim açısının aslında bir bakış açısı, farklı anlamlar kattığını içgüdüsel olarak izlerken biliriz. Tam bu noktada  çekim teknikleri ve senaryo birleştiğinde kimsenin düşünmediğini izleyice aktarmak ve sinema tarihinde bir farklılık yaratmak, sinemada yaratıcı olabilmenin ilkelerindendir.

Sinema demişken, sinemanın bir alt dalı olan kısa film de aslında uzun metrajlı filmlerden daha önce bir geçmişe sahip olup, sonraları  belkide daha çok şey anlatma isteğinden doğan uzun metrajlı filmlerin gölgesinde kalmıştır. Sinemacılar, senaristler, yapımcılar teknolojininde gelişmesiyle, bir salonda 30 dakikalık bir filmi göstermektense 90 dakika veya 120 dakikalık bir film gösterisinin daha ilgi çekici olduğunu düşünüp sektörü bu yönde ilerletmişlerdir. Başlarda görüntü, görsel temalar sinemanın en önemli aracıyken, senaryo ve anlatımı bir süre sonra onu sollamıştır. Böylece uzun metrajlı filmler daha ilgi çekici olmuş ve rabet görmüştür.

Sinemayla ilgilenen bir olarak, sinema çoğu şeyden önemli ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Benim düşüncem, sinema romandan sonra insanı başka bir dünyaya götürebilen, başkalarının hayal gücündeki yaşamlarında boğulmamızı sağlayan en önemli sanat dallarından biridir. Sadece anlatanın dünyasını izlemiş olmakla kalmayız, aynı zamanda bambaşka dünyalara bambaşka açılardanda bakma şansına erişiriz.

 O beyaz perdede gördüğümüz yaratılmış olan dünya bizi bir buçuk saatliğinede olsa büyülemeye yeter. Fakat bunu becerebilmek inanılmaz bir hayal gücü, yaratıcılık ve sabır gerektirmektedir. Başka bir dünya yaratabilmek için ilk önce anlatmak istediğimiz bir hikayemiz olmalıdır. Fakat o hikayenin öyle ilgi çekici bir olay örgüsü olmalıdır ki izleyen filmin sonunda kendi içinde bir yere varabilmiş veya başka açılardan dünyaya, olaylara bakabilmiş olmalıdır.

Hayallerimizle düşünmemiz gerek. Sinema topluma mal olan bir daldır ama bunu sadece toplum için yapmak yaratıcılığın bir süre sonra kaybolmasına neden olur. Bunun nedeni ise biz bir tüketim toplumunda yaşıyoruz ve biliyoruz ki insanların beklentileri sonsuzdur. Eğer sadece insanları mutlu etmek için bir şeyler üretmeye çalışırsak bir süre sonra işin içinden çıkılamaz hal alır.

Zaten toplumun isteklerini, onların düşündüğü şekilde sunmak ‘aykırı’ olmakla ters orantılıdır.

 Günümüzde uzun metrajlı filmlerin popülerliliği hiç bir mecrayla karşılaştırılamaz. Zamanımızda da bunun önemini herkes kadar bende çok iyi bilmekteyim. Fakat kısa metrajli filmlerinde önemini belirtmeden geçemeyeceğim. Film öğrencisi olmuş biri olarak bunun önemini vurgulamam normal olabilir ama herkesin uzun metraj bildiği gibi kısa filmlerinde farkında olması gerektiğini düşünüyorum. Üzerinde biraz düşünülürse aslında kısa filmlerde anlatım, uzun metrajlı filmlerden daha zordur.

Kısa bir zaman diliminde bir şeyler anlatmaya çalışmak, zamana karşı yarışmak gibidir. Konu olarak bir aşkı ele aldığımızda, izleyiceye inandırma açısından, 120 dakikada bu kavramı anlatmak, 10 dakikada anlatmaktan daha kolaydır. Bilindiği gibi zaman her şeyin başıdır. Zamanla karakterin içerisine girdikçe o olayı daha rahat bireyselleştiriyoruz. Böylece o karakterin başına gelenleri daha iyi anlayabiliyoruz. İşte bu noktada kısa filmlerin daha akılda kalıcı olabilmesi için her açıdan daha farklı, aykırı ve daha yaratıcı olmak durumunda kalırlar. Kısa bir olayı, anı ya da karakteri anlatabilmek için olaya daha hakim olunması gerekiyor. Hikayenin özlüğü ve görüntülerin o hikaye ile birleşmesiyle ortaya daha önce düşünülmemiş veya bir olayın farklı açıdan irdelenmiş olması gerekiyor.

Aslına bakılırsa sanat dallarının hepsi hayal gücüyle doğru orantılıdır. Düşünebilmeyi, düşündürebilmeyi başarmalıdır. Ancak bu şekilde zihinsel olarak açılabiliriz. Bu anlamda sinemada veya kısafilmde yaratıcılık çok önemli bir kavramdır. Sadece düşündürmekle kalmayıp kendi yarattığınız dünyayı insanlara sunmanızda gerekmektedir. Yarattığınız dünyada herkesin gördüğünü görmek fakat daha önce hiç kimsenin düşünmediğini düşünmek ve daha önce hiç kimsenin yapmaya çalışmadığını yapmak bu daldaki aykırılık kavramının en önemli evrelerinden biridir.

Sinemaya olan tutkum ve kendi dünyamı yaratma isteğimle ne kadar yaratıcı olurum bilemem ama bildiğim bir şey var ki sinema gibi bir araçla size göre doğru olan şeyleri anlatmak istediğinizde, size inanan birini bulduğunuz zaman onunla birlikte bir yola çıkmalısınız. Bunu yapmak hiç kolay olmayacaktır biliyorum ama hayal gücünüzün derinliklerinde kaybolmadığınız sürece kendi dünyanızı başkalarıyla paylaşma duygusu paha biçilemez. Kimse sizin fikirlerinizi, bakış açınızı beğenmesede sürekli deneyip, riski göze alarak bunu anlatmaya çalışmak, belki de yaratıcılığın belirtilerindendir kim bilir…